Arap Öykücülüğünde Kilit Bir İsim: Yahya Hakkı

Mehmet Hakkı Suçin

Yahya Hakkı

Arap edebiyatında geleneksel anlatı türleri Binbirgece Masalları, ‘Antara Efsaneleri, Hayy bin Yakzân ve Makâmeler‘e kadar uzansa da modern anlamda öykü 19. yüzyılın son yıllarında gelişen ve ancak 20. yüzyılın ilk yıllarında olgunlaşan yeni bir edebî türdür. Eleştirmenler, Arap öykücülüğünün kaynakları konusunda farklı görüşleri paylaşmaktadırlar. Bazı eleştirmenler, modern Arap öyküsüyle Ortaçağ Arap nesri arasında doğrudan bağlantı kurarak Makâmeler‘i Arap öyküsünün atası olarak görürler. Diğer bir grup ise Arap öykücülüğünün geçmişle hiç bir biçimde bağlantılı olmadığını ve öykünün Batı’dan ödünç alındığını savunur.

Napoléon Bonaparte’ın Mısır seferinin ardından Batı kültürüyle kurulan diyalog, Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından başlatılan ve torunu İsmail’le tamamlanan elit bir sınıf meydana getirmiştir. Bu seçkin sınıf, kısa sürede genişlemiş, eğitim, basın, çeviri ve kentleşme gibi kültürel değişimi hızlandıran konularla yakından ilgilenmiştir. Özellikle basın, yeni bir okur kitlesinin yaratılmasında çok önemli roller üstlenmiştir. Tahkiye (narrative) anlatı alanında yapılan çeviriler, bir çok yazarı motive ederek yazınsal kurguya bakış açılarını değiştirmiştir. Daha da önemlisi, bölgedeki Batı sömürgeciliğine karşı ulusal bilinç oluşmuş, bu bilinç okumuş sınıf için yeni yönler çizmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nın müttefiklerin zaferiyle sonuçlanmasının ardından bağımsızlığın elde edilememesi, ulusal bilincin yoğunlaşmasına ve siyasî düşüncede çoğulculuğun artmasına yol açtı. Yazarlar kendilerini artık öğretmen olarak değil; toplumsal, entellektüel, hatta siyasî ikilemler arasında bocalayan bireyler olarak görüyorlardı. Bu da Arap öykücülüğünün 1920’lerin yaygın umutsuzluk ortamında olgunlaşmasına, realist eğilimin gelişmesine yol açmasının yanında, zaten var olan romantik anlatıyı daha da çekici kıldı.

Bu dönemde Mısır’ın başlıca kısa öykü yazarları, Mahmûd Teymûr (1894-1973), Mahmûd Tâhir Lâşîn (1894-1954) ve genç dönem öykücülerinden Yahya Hakkı (1905-1992)’dır.

1920’li yılların başlarında başta Mahmûd Tâhir Lâşin olmak üzere modern düşünceli bazı genç kalemler, öykü alanında el-Medrese el-Hadîsa ‘Yeni Ekol’yı kurdular. Yahya Hakkı’nın son dönemine rastladığı bu ekol, çeviriler yoluyla tanıdıkları Dostoyevski, Tolstoy, Puşkin, Gogol, Çehov, Turgenyev, hatta Gorki gibi Rus yazarların yanısıra, 19. yüzyıl İngiliz ve Fransız roman ve öykü yazarlarının eserlerine büyük bir önem atfederek Mısır’da temeli sağlam bir öykü geleneği oluşturmayı, modern ve gerçekçi bir edebiyat yaratmayı hedeflemiştir. Bunun yanında edebiyatın yalnızca siyasî ve ideolojik yazılarla sınırlı olmadığını göstererek edebî çalışmalarıyla sanatsal anlatının diğer araçları arasındaki karşılıklı ilişkinin altını çizmiştir. Bu bakımdan Yeni Ekol‘ün yerel motiflerle sınırlı kalmayan, yaşamın evrensel yönlerini sergileyebilen yeni bir edebiyat türünün oluşturulmasında katkıları yadsınamaz.

Buna karşın, Mısır edebiyatında ekollerden çok, şahıslar kilit rolü oynamışlardır. Batı edebiyatlarındaki gibi bir ekolden başka bir ekole geçiş söz konusu değildir. Ancak genel anlamda modern Mısır edebiyat tarihinde her birinin kendine özgü yöntemi olan iki ekolden söz edilebilir. Birincisi; Abbâs Mahmûd el-‘Akkâd ve Abdulkadir el-Mâzinî’nin ortak çalışmaları olan “ed-Dîvân” adlı eserle ortaya çıkmış, eleştiri alanında önceki dönemden farklı bir akımdır. İkincisi ise, öykü alanında ortaya çıkmıştır ve sokaktaki insanı, çiftçiyi insan çerçevesinde ele alarak yeni bir çığır açmıştır. Bu, genelde edebiyatta, özelde öyküde yeni bir değişimin habercisi olduğu gibi, aynı zamanda gerçekçi bir öyküyü yaratma çabalarının da ilk kıvılcımıydı. Ancak Arap öyküsünde gerçekçilik de bir ekol olarak doğmamıştır. Gerçekçiliğin Batı’daki gibi kuramsal bir manifestosu yoktur. Arap öykücülüğünde gerçekçiliğin yelpazesi geniştir. Toplumsal ve bölgesel olanlardan tutun da mizahî, lirik ve psikolojik olana kadar tüm temel öykü biçimlerini kapsamaktadır. Arap edebiyatında gerçekçilik, okur kitlesinin giderek genişlemesi, edebiyatta gündelik ve çağdaş alana duyulan ilgi, kentli yaşam biçiminin yaygınlık kazanması ve geleneksel eğitim dışında yetişmiş yeni grupların kendi görüşlerini ifade etme çabasına da dayanmaktadır.

Gerçekçiliğin Arap öyküsünün gelişimine yaptığı katkıda Yahya Hakkı kilit rol oynamıştır. Yahya Hakkı, seleflerine nazaran daha az sayıda öykü mirası bırakmasına rağmen, bu öykülerin belirgin sanatsal nitelikleri vardır. Kendi dönemindeki yazarların en genci olmasına rağmen, sanatsal ölçütlerin önemini daha fazla kavramış görünmektedir. Bunu hem eleştiri yazılarında hem de biçim ve biçem konusunda yaptığı deney niteliğindeki pratiğinde bulmak mümkündür.

Yahya Hakkı, diğer Yeni Ekol öykücüleri gibi birçok İngiliz, Fransız ve Rus yazarlardan beslenmiş olmasına rağmen, onun belli bir yazardan etkilendiğini söylemek güçtür. Stefan Zweig ve Thomas Mann’ın canlı tasvir tekniği ile Dostoyevski ve Çehov’un iç duyguları çözümleme yeteneğinden etkilenmişse de, Hakkı’nın esin kaynağı basitlik, derinlik, canlı hayal gücü ve Mısır sözlü halk edebiyatıdır.

Yahya Hakkı’nın öykülerinin önde gelen başarısı, sanatsal duyarlılık içerisinde değişimin dönüm noktasını oluşturmaktır. Bu da kendisini çağdaşları arasında eşsiz kılmaktadır. Mısır’a özgü, ama evrensel mesajlar içeren öyküler yazma çabası, hayvanlar âlemine yakın ilgi duyması, birden fazla öykü tekniğini denemesi, realizmle sembolizmi çoğu zaman iç içe işlemesi ve bütün bunları sanatsal bir duyarlılık çerçevesinde ele alması, yazarın Mısır öykücülüğüne yaptığı katkılardan sadece birkaçıdır.

Yahya Hakkı’nın öyküleri genellikle karakter üzerinde yoğunlaşır ve karaktere uygun gelişmelerle devam eder. Öykülerindeki çatışmanın iki ana çizgisi vardır: iç çekişme ve kahramanla dış dünya arasındaki mücadele. Böyle bir çatışmayı en iyi yansıtan eseri, yakın bir geçmişte dilimize de çevrilen Kındîl Umm Hâşim (“Umm Hâşim’in Lambası”) adlı “uzun öykü”südür. Eserde yazar, öykü kahramanı İsmail’in Avrupa’daki öğrenimi sırasında yaşadığı iç çatışmayla birlikte dış dünyayla kendisi arasındaki ikilem, Mısır’a döndükten sonra farklı bir biçimde yeniden nükseden iç çatışma ve dış dünyayla mücadelesini bir tür “realist şiir”sel bir dille ele almaktadır. Burada Fransız ressam Degas’nın resimde kullandığı sanatsal metodu, öyküye uyguladığı göze çarpar. Degas, resimlerinde aynı görüntülerin nüanslarını peşpeşe çizip bu ayrıntılı görüntülerden birbirini tamamlayan bütüncül bir görüntü oluşturur. Her görüntü bir öncekinden farklı olmasına karşın, önceki görüntünün birer devamı niteliğindedir. Resmin genel görüntüsü, ancak kesitlerin yanyana konmasıyla ortaya çıkar.

Hakkı’nın dikkat çekici bir diğer özelliği, üslûpçu olmasıdır. Yazara iki ana kaynak, zengin ve düzgün bir üslûp oluşturma yolunda yardım etmiş görünüyor. Birincisi Turgenyev tarzında yazdığı yazılar, ikincisi ise özellikle Degas ve Monet gibi izlenimcilerden teknik bakımdan etkilenerek yazdığı “tablo”lardır. Yazar, bu iki kaynaktan edindiği deneyimlerden el-Uslûb el-‘İlmî (“Bilimsel Üslûp”) adını verdiği bir tekniğe hayli önem atfetmiştir. 1959 yılında Şam’da verdiği bir konferansta söz konusu tekniği; belirgin, analitik ve derinlik üzerinde yoğunlaşan bir metod olarak tanımlamıştır. Ortaya koyduğu bu metod, iki adımdan oluşmaktadır. Bu yolda atılacak ilk adım olarak Arapça’da sık sık kullanılan “sebebiyet” harflerinden, cümleleri birbirine bağlamak amacıyla kullanılan edatlardan, eş anlamlı sözcükleri peşpeşe sıralamaktan kaçınmayı öngören “söz retoriği”nden kurtulmaktır. İkinci adım da yüzeysellik ve anlam kapalılığından kurtulmayı ifade eden “zihinsel retorik”i yok etmektir. Öyle görünüyor ki, yazarın üslûpçu yönüne diplomat kimliğinin (1930-1954 yılları arasında Mısır’ın Cidde, İstanbul, Ankara, Roma, Paris ve Libya misyonlarında diplomat olarak görev almıştır) katkısı büyüktür.

Öykücü, eleştirmen ve üslûpçu yönüyle Yahya Hakkı, modern Arap edebiyatında kilit rolünü hâlâ korumakta, sanatsal duyarlılık ve öykü standardı açısından Türk öykücüsünün istifade edebileceği; ancak Doğu dünyasının birçok yazarı gibi Türkiye’de tanınmama şanssızlığına uğramış bir yazardır.


İlk yayımlandığı yer: Son Duvar, Mart 1998, s. 30–31.

Yazının dergide yayımlandığı hâlini (PDF) okumak için tıklayın →

Mehmet Hakkı Suçin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin