Minnetullah el-Ebyad – el-Ehram gazetesi
Dr. Mehmet Hakkı Suçin, Arap kültür hayatının içine dalan, onun edebî üretimiyle ve Arap diliyle etkileşime giren Türk eleştirmenlerin en önde gelenlerinden biri sayılıyor. Ankara Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu; yüksek lisans tezinde Yahya Hakkı’nın öykücülüğünü, doktora tezinde Arapça ile Türkçe arasındaki çevirinin sorunlarını ve stratejilerini ele aldı. Uluslararası Arap Roman Ödülü’nün (Arap Booker’ı) 2014 jürisinde yer aldı. 2015’te Şeyh Hamad Çeviri ve Uluslararası Anlayış Ödülü’nde jüri üyesi ve yürütme komitesi danışmanı olarak çalıştı. Çeviri alanında Adonis, Mahmud Derviş ve Cibran Halil Cibran gibi Arap şairlerin pek çok kitabını çevirdi.
Türk eleştirmen Mehmet Hakkı Suçin’e göre Arapça köklü bir medeniyetin dili ve bir dünya dilidir. Onun tespitine göre sorun Arapçada değil, bu dili kullananlardadır; bundan Türkçeyi ve Türk toplumunu da ayrı tutmuyor. Dil kendiliğinden gelişemez; ancak o dili konuşanlar aracılığıyla gelişir.
Ona göre dili kullananların ufku genişledikçe dilin alanı ve gücü de genişler. Öyleyse Doğu toplumlarında yaratıcılık kültürünü, yani icat etme kültürünü, yeniyi söyleme kültürünü ve alışılmadık olanı ifade etme kültürünü kökleştirmek gerekir. Düşüncedeki yaratıcılık kaçınılmaz olarak dilin gelişmesine yol açacaktır.
Suçin şöyle diyor: “Arapçayı Arap edebiyatı aracılığıyla sevdim. Üniversitenin başlarında bölüm değiştirmeyi düşünüyordum; ama Cibran Halil Cibran’ın bazı eserlerini Türkçe okuduktan sonra Arap dili ve edebiyatı okumayı sürdürmeye karar verdim. Arap edebiyatını tanıdıkça dili de sevdim. Cibran’dan ve Adonis’ten metinleri Türkçeye çevirmeye çalışıyordum. Necip Mahfuz’un Dunya Allah (Allah’ın Dünyası) adlı kitabındaki bazı öyküleri anlamak için ne kadar zorlandığımı hatırlıyorum; ama bütün bunlar Arap edebiyatı okumalarımı yoğunlaştırmama yol açtı.”
Arap ve Türk edebiyatlarını karşılaştırırken ikisi arasında hem ortak hem farklı özellikler görüyor. En belirgin fark, fasih Arapça sayesinde Arapçadaki dil çizgisinin kesintisiz sürmesi. Arap edebiyatında Zuheyr b. Ebi Sulma’nın bir şiirini anlamakta zorlanmayabiliriz; oysa Türk edebiyatında dil büyük bir değişim geçirdi.
İslam öncesi Türk edebiyatını ancak uzmanlar anlayabiliyor. İslam sonrası klasik Türk edebiyatının ise farklı kolları var. Divan edebiyatı, seçkin bir yazar ve okur kesiminin ürettiği ve tükettiği yüksek bir edebiyattır; dil dağarcığı Türkçe, Farsça ve Arapçanın karışımıdır ve bu üç dili bilmeden anlaşılması imkânsızdır. Halk edebiyatının ve tasavvuf edebiyatının dili ise bugün daha anlaşılır. Ortak özelliklere gelince, iki edebiyatın “Batılılaşması”nın birbirine yakın dönemlerde ve hemen hemen aynı eserlerin çevrilmesiyle gerçekleştiğini görüyoruz.
Suçin, Arap aydınlarına belki biraz uzak kalan Türk kültür ortamından da söz ediyor: “Türk kültürü hakkında eksiksiz bir tablo elde etmek istiyorsanız, geçici gelişmelerin seyrini yorumlama hatasına düşmemelisiniz. Türkiye’deki demokratik süreç yeni bir şey değil. II. Mahmud dönemine, Tanzimat Fermanı’nın ve Islahat Fermanı’nın ilanına, Sultan Abdülhamid dönemine ve Cumhuriyet dönemine geri dönmemiz gerekiyor.”
Ve ekliyor: “Bunların hepsi Türk kültürel aydınlanması açısından önemli duraklar. Türk sivil aydınlanma projesi çoğunlukla dikey, yani yukarıdan aşağıya, seçkinlerden halka doğru ilerledi. Ama bugün durum tamamen farklı; Türk halkı sivil haklarının çok daha fazla bilincinde. Sivil toplum kuruluşları da hâlâ güçlü.”
Suçin, bazı yazar ve gazetecilere yönelik demokratik olmayan uygulamalar bulunduğunu kabul ediyor; ama bu vakaların örgütlü olduğunu ve uzun süreceğini düşünmüyor. Şu anda geçici, olağanüstü koşullar içindeyiz; bu yüzden Türkiye’nin demokrasiyi kökleştirmede kat ettiği bütün bu tarihsel yolu hesaba katmadan, tabloyu yalnızca bugünkü koşulların ışığında yorumlamak yanlış olur. Yine de kendimizle gelişmiş dünyadaki demokratik sistemlerin benimsediği ideal model arasındaki boşluğu kapatmak için önümüzde uzun bir yol var.
Mısır-Türkiye kültürel ilişkilerine gelince Suçin, siyasi ilişkilerin kültürel ilişkilerin yolunu açtığına, bunun tersinin de doğru olduğuna inanıyor. Mısır-Türkiye ilişkilerinin gerilmesiyle kültürel etkinlikler doğal olarak olumsuz etkilendi. En azından insanlar iki ülke arasında gidip gelmekte zorlandı; kültürü destekleyen kurumlar da ortak etkinlikler için Mısır’daki muadilleriyle işbirliği yapmakta hâlâ güçlük çekiyor.
“Türk edebiyatı ve kültürü konusunda uzman pek çok Mısırlı akademisyenin bu tür engeller yüzünden birçok akademik ve kültürel etkinliğe katılamadığını biliyorum,” diyor. “Ama bütün bu engellere rağmen kültürel ve edebî ilişkiler sürüyor ve hiçbir siyasi taraf bunları engelleyemez. İlişkilerin gergin olduğu dönemde Türk ve Mısır edebiyatları arasındaki çeviri üretimi, söylediklerimde abartı olmadığını gösteriyor.”
Son üç yılda Necip Mahfuz’un yedi romanı, Ehdaf Suveyf’in bir romanı, Sunullah İbrahim’in bir romanı, Baha Tahir’den bir öykü seçkisi ve Ahmed eş-Şehavi’nin iki şiir kitabı Türkçede yayımlandı; buna Türk edebiyat dergilerinde yayımlanan, pek çok Mısırlı yazardan şiir ve öykü çevirileri de eklenmeli.
Buna karşılık Daru’ş-Şuruk, Türk yazar Orhan Pamuk’un romanlarından birkaçını yayımladı; Kahire’de Türk kadın öyküleri de yayımlandı. Suçin’in eklediği gibi bu, biz çevirmenlerin devletler arasındaki ilişkilerdeki gerilimi dert etmediğimizi, ufkumuzun coğrafi sınırların bize çizdiğinden çok daha geniş olduğunu bildiğimiz anlamına geliyor. Bununla birlikte Türkiye ile Mısır arasındaki iyi ilişkiler kurumsal işbirliği, ortak sergiler ve ortak edebiyat etkinlikleri demek; bu da iki ülkenin edebiyatları ve kültürleri arasındaki çeviri üretimini giderek artırır.
Suçin’e göre yüksek edebiyat, eser siyasi bir içeriği ele alsa bile, derin düşünmeyi ve gürültülü siyasi sahneden uzak durmayı gerektirir. Edebiyatçı gündelik siyasetin gürültüsünden uzak durmalı; yoksa edebî bir kalem olmak yerine siyasi bir gırtlak olur.
Örneğin Orhan Pamuk’un romanlarında siyasi, kültürel ve medeniyete ilişkin bir bakışı var; ama bunu metnin estetiğine dokunmayan edebî bir yolla işliyor. Nobel Ödülü’nü kazanması Türk edebiyatının konumunu etkiledi; onun sayesinde Türk edebiyatı dünyaya açıldı, dünyada Türk edebiyatına ilgi arttı ve dünyada tanınmayan önemli Türk yazarlardan yapılan çeviriler çoğaldı.
Nobel Ödülü’nü alması gençleri yazmaya ve yaratmaya da özendirdi; kuşağının postmodern edebiyata yaklaşımında küçümsenemeyecek bir etkisi var. Yine de yurt içindeki etkisi, dünyadaki etkisinden çok daha az.
Suçin, Türklerin çoğunluğunun Pamuk’un eserlerini gereği gibi anladığını düşünmüyor; çünkü eserlerinin çoğu kolay tüketilecek türden değil ve güçlü metinlerle uğraşabilecek okurlar gerektiriyor.
Suçin’e göre demokratik olmayan iktidarlar gerçek anlamda aydını sevmez. Çünkü gerçek aydın, iktidarla arasına mesafe koyan kişidir. Aydın genellikle iktidara muhaliftir ve onu eleştirir. Aydının üstlendiği bu rol aslında iktidarın demokratik dinamizmini korumasına yardımcı olur. Ama bu düşünceler Arap ve İslam bölgesi için bir tür “fantezi”ye dönüştü. Amerikan sistemini sert biçimde eleştiren Noam Chomsky bunu bir Doğu ülkesinde yapsaydı, çoktan hapse girmiş ya da en kötü muamelelerle karşılaşmış olurdu.
Genel olarak Suçin dinî rejimleri, yani siyasal İslam’ı desteklemiyor; dine, özellikle İslam’a, kültürel ve medeniyete ilişkin bir perspektiften bakıyor. Din, devletin işlerinden çok bireyin işleriyle ilgilidir. Bu, dinin bireyin toplumsal hayatından tamamen ayrı olduğu anlamına gelmez. Ona göre din, toplumsal boyutları olan bireysel ve sivil bir alandır; ama bu, dinin devlet işlerine egemen olması anlamına gelmez.
Tarihsel deneyim ve bugün bazı İslam ülkelerinde tanık olduğumuz tecrübe, dinin devlet işlerine bulaşmasının hem dine hem devlete aynı ölçüde zarar verdiğini gösterdi. Sivil devlet, yurttaşların inançlarını ifade edebilmeleri ve dinlerini tam bir özgürlük içinde yaşayabilmeleri için kapıları sonuna kadar açan devlettir; ama bütün dinler, mezhepler ve inançlar karşısında tarafsız olmalıdır. Laik deneyim, insanlığın devlet yönetiminde ulaştığı önemli bir birikimdir; ne yazık ki İslam dünyasında, özellikle de Arap dünyasında, halk onu “küfür” olarak anlasın diye laiklik kavramı “şeytanlaştırıldı”. Hâşâ! Laiklik bütün dinlerin, hatta hiçbir dine inanmayanların da güvencesidir. Bu da ideal laik sistemde hiçbir bireyin ya da kesimin dışlanmadığı anlamına gelir.
Ve ekliyor: “‘Laiklik’ dediğimde, Türkiye’de bir dönem, özellikle askerî darbeler döneminde ve özde değil biçimde sivil olan hükûmetler döneminde uygulanan aşırı laikliği kastetmiyorum. Bu yüzden, gelişmiş dünyanın demokrasi ve laiklik pratiğinde sahip olduğu bu muazzam deneyim birikimi karşısında siyasal İslam için parlak bir gelecek görmüyorum.”
İslam’ın kendi başına aydın ve düşünür için bir engel olduğunu düşünmüyor; ama sivil bir yönetim sistemi olarak siyasal İslam projesi başarısız bir proje olacaktır. Toplumsal açıdan İslam tek bir İslam değildir; çok sayıda “İslamlar” vardır.
Afgan İslam’ı Türk İslam’ından büyük ölçüde farklıdır; üstelik örneğin her birinin içinde de çok sayıda Afgan ve Türk İslam’ı vardır. Türk İslam’ı seksen yıldır laik, demokratik sistemle çelişmediğini kanıtladı. Bu deneyimin kendi başına değerli olduğunu ve dikkate alınmayı hak ettiğini düşünüyorum.
Yeniden ödüllere ve edebiyata dönersek, Suçin, Booker ödülünün siyasallaştığı ya da tarafsız olmadığı yönündeki eleştiri ve suçlamalara, Nobel de dâhil hemen her ödülün bu tür eleştirilerle karşılaştığını söyleyerek yanıt veriyor; ama onun deyişiyle, Booker’da jüri üyesi olarak edindiği deneyim, ödülün tamamen dürüst olduğunu gösterdi.
Görev yaptığı dönem hakkında şunları söylüyor: “Jüri üyelerinden biri olduğum 2014 dönemine kefilim. Yönetim çok şeffaftı; görevi toplantılarımızı, yolculuğumuzu ve konaklamamızı düzenlemek ve romanları bize zamanında göndermekle sınırlıydı. Aslında imzaladığımız bütün resmî belgeler, yazarın adını, aidiyetlerini, cinsiyetini ve benzeri özelliklerini hesaba katmadan değerlendirmemizde tarafsız, şeffaf ve adil olmamızı ısrarla istiyordu. Beş jüri üyesinin listeleri arasında büyük ölçüde benzerlik vardı; bu da sürecin dürüstlüğünü gösteriyor. Jüride Saad el-Bazii, Abdullah İbrahim ve Zuhur Kerram gibi tanınmış edebiyat eleştirmenleri, ayrıca gazeteci ve iyi bir edebiyat okuru olan Ahmed el-Fituri vardı.”
Suçin, 2014’te jüri üyesi olduğu Uluslararası Arap Roman Ödülü’ndeki jüri deneyimini anlatırken değerlendirmede yol gösterici olarak benimsediği ölçütleri de sıralıyor: “Başlangıçta değerlendirme sürecinde kullanacağım bir ölçek belirledim; ama meslektaşlarla tartıştıktan sonra edebî bir eseri değerlendirmek için böyle bir ölçek benimsemenin işi basitleştirebileceğini fark ettim. Bir romanın toplam sayfa sayısına göre elli ya da yüz sayfasını okumanın onun hakkında fikir edinmek için yeterli olduğunu düşünüyorum. Sonuçta ben bir okurum. Metnin merakımı uyandırmasını, kurgusunun beni sarmasını, içinde düğüm oluşturan olaylar bulmayı isterim. Roman, zihnimde kurgusuyla ilgili sorular uyandırmalı.
Bu sorular okur olarak zihnimde romanın ilk sayfalarından itibaren belirmezse, okumayı bırakma tehlikesi doğar. Bu da romanın başarısız olduğunu gösteren düdüklerden birinin çalması demektir.”
Merhum şair Mahmud Derviş’in Duvar’ının (el-Cidariyye) çevirmeni Suçin, Arap ve Türk edebiyatları arasındaki çeviride büyük bir boşluk olduğunu düşünüyor. Arapçadan yapılan çevirilerin çoğu aracı bir dil üzerinden yapıldı ve hâlâ öyle yapılıyor. Ne yazık ki Necip Mahfuz’un pek çok eseri İngilizceden Türkçeye çevrildi; Rahmi Er’in Hırsız ve Köpekler ile Nil Üzerinde Gevezelik romanlarının çevirisi gibi doğrudan Arapçadan yapılmış bazı seçkin çeviriler ve Bedreddin Aytaç, Nevzat Yanık, Lütfullah Göktaş ve Musa Yıldız’ın başka çevirileri bunun dışında.
Arap şiirinin Türkçe çevirilerini “felaket” ve “öldürücü” diye niteliyor; bu da onu Mahmud Derviş, Adonis, Cibran Halil Cibran, Muhammed Bennis, Nizar Kabbani, Ahmed eş-Şehavi ve Hulud el-Muallâ’nın eserlerini yeniden çevirmeye yöneltti; yolda başkaları da var. Bu çeviriler sayesinde Türkiye’de Arap şiirine iyi bir ilgi başladı. Aynı şey Türk edebiyatının Arapçaya çevirisi için de geçerli.
Türk edebiyatının dünya dillerine çevirisini destekleyen bir Türk projesi var. Ama şu anda Arap edebiyatının Türkçeye çevirisini destekleyen bir proje yok. Türk çevirmenlerin yaptığı her şey, Türk ve Arap edebiyatları arasındaki uçsuz bucaksız boşluğun bir kısmını doldurmaya yönelik, kâr amacı gütmeyen bireysel ve gönüllü çabalardan ibaret.
Kaynak: Minnetullah el-Ebyad, Bevvabetu’l-Ehram, 4 Nisan 2017. Bu site için Arapçadan Türkçeye çevrilmiştir.