Türkiye ve Çeviriyi Canlandırmadaki Rolü

Söyleşi: el-Arabiyye ve’t-Terceme dergisi

Dr. Mehmet Hakkı Suçin’i tanıtmanın yolu bir tesadüften geçmedi; asıl mesele bu yaratıcı dil emeğini tanıtmaktı. Suçin Lübnan ile Türkiye arasında dağlara tırmanıp ovalarda dolaşırken, Arap ve Türk kültürlerini birbirine bağlayan edebî tutkusu içinde düşünsel bir yol alıyordu. Dr. Mehmet Hakkı Suçin’le karşılaşmamız da böyle bir tesadüftü; o bu tesadüfü inceliğiyle, Arap diline ve edebiyatına duyduğu ilgiyle ve bu dilin öteki kültürlerle iletişim kurması gerektiğine olan inancıyla açıkladı. Ona göre algısal gerçeklik ile filolojideki uyum, milletlerin kavrayışlarını birbirine bağlayan unsurdur; medeniyetleri yenileyen ve insani bağları şiirin musikisiyle, öyküdeki aşkın ve gazelin şiddetiyle ya da aralarındaki tarihsel derinlikle kuran da odur. Bu çıkış noktalarıyla ve bu verilerle, bilim ve dilin tesadüfü bizi Ankara’daki Gazi Üniversitesi’nde Arapça hocası Dr. Mehmet Hakkı Suçin’le bu söyleşiyi yapmaya yöneltti.

Sizce çeviri bir dilden bir dile mi, yoksa bir kültürden bir kültüre aktarım mı?

Dil ile kültürün iç içe olduğunu, birbirinden ayrılamayacağını düşünüyorum. Ancak dil boyutunun daha belirgin olduğu metinler vardır; örneğin salt bilimsel metinler. Kültürel boyutun daha görünür olduğu metinler de vardır; örneğin bir halkın geleneksel yemeklerinin çevirisi. Ama her iki durumda da dil kültürden, kültür de dilden yalıtılmış değildir. Kültür dilden daha özel bir kavramdır: Davranışları, uygulamaları, ritüelleri, gelenekleri, bilgileri, inançları, sanatı, hukuku, ahlakı ve insanın toplumun bir üyesi olarak edindiği öteki âdetleri kapsayan bir terimdir. Dil ise bu kazanımları aktarmanın aracıdır. Bu yüzden çeviri yaparken metne, üzerine kurulduğu dilsel ve kültürel bağlamdan yalıtmadan, bütünlüklü bir sistem olarak bakarım.

Yabancı bir metinden Arapçaya aktarımda terimlerin belirsizliği sorunundan sıkça söz ediliyor. Sizce bu sorunu çözmenin yolu nedir? Çözüm olarak gördüğünüz şeyin nasıl uygulanabileceğini düşünüyorsunuz?

Yeni terim üretmede bilinen ilkeler var: anlamda saydamlık ve açıklık, tutarlılık, uygunluk, kısalık, türetmeye elverişlilik, dilsel doğruluk ve terim üretilirken ana dilin tercih edilmesi. Ancak yeni bir terim üretirken bütün bu koşulları sağlamak kolay değildir. Terimler genellikle pek çok kaynaktan üretilir: Bir kısmı ilgili dilde zaten mevcuttur, bir kısmı yürürlükteki kaynakların değiştirilip uyarlanmasıyla, bir kısmı da farklı stratejiler kullanılarak yeni terimler yaratılmasıyla ortaya çıkar. Her hâlükârda terim üretimi, deyim yerindeyse, “göz açıp kapayıncaya kadar” gerçekleşen bir süreç değildir. Bireysel çabaları aşan, bireylerin emeğiyle beslenen ve gücünü bu alandaki kuramsal çalışmalardan alan kurumsal ve düzenli bir bakış gerektirir. Her terim, kullanımı yerleşinceye kadar birkaç aşamadan geçer: Önce, üretilmesi düşünülen terimin anlam alanlarının kaynak ve hedef dilde incelenmesini gerektiren hazırlık aşaması; ikinci olarak terimin, terim üretme ilke ve stratejilerine uygun biçimde üretildiği aşama; son olarak da kullanıcılar tarafından benimsenmesi için terimin yayıldığı aşama. Bütün bu aşamalar, olumlu sonuçlara ulaşmak için yöntemli bir biçimde yürütülür.

Konunun bu arka planından sonra terimlerin belirsizliği sorusuna dönmeme izin verin. Belirsizlikle ilgili pek çok sorun var; bir kısmı terimi üretenle, bir kısmı alıcıyla ilgili. Üreteni ilgilendiren sorun, onun yabancı terimi Arapçaya aktarmanın ilke ve stratejilerine hâkim olmamasıdır; dil bilmek, yeni terim üretmeyi bilmek anlamına gelmez. Terim üretenin birden fazla yabancı dil bilmesi daha işlevsel terimler yaratma yeteneğini artırabilir. Bu alan bazı Avrupa ülkelerinde, özellikle Almanya’da, başlı başına bir bilim dalı hâline geldi ve çeviribilim programlarında üzerinde duruluyor; bu yüzden çevirmenlerin de bu alana uyum sağlaması gerekiyor.

Alıcılarla ilgili kısım ise Arap dili kurumlarını ilgilendiriyor: Bu kurumların, dünyanın her yerinde bireylerin ve kurumların ürettiği terimleri izlemek için yöntemli ve yenilenen kanallar oluşturması gerekiyor; çünkü küreselleşmeyle belirlenen bu çağda Arapça terimler yalnızca Arap dünyasında üretilmiyor. Aslında sahada Arabizasyonu Koordinasyon Bürosu gibi resmî Arap kurumları ve başka dil akademileri ve merkezler var; ama bu kurumların eksiği, Arapça konuşan kamuoyuyla aralarında sıkı bir eşgüdüm kuramamalarıdır. Malzemenin son kullanıcısı kamuoyu olduğuna göre, üretilen terimlerin dilin sahipleri arasında yayılması için aradaki uçurumun kapatılması gerekir. Bu bağlamda Arap Çeviri Örgütü’nün yabancı dillerden yayımladığı kitaplarda terim dizinleri hazırlama çabasını övmem gerekiyor. Resmî Arap kurumları, çabaları birleştirmek ve standartlaştırmak için bu deneyimden yararlanmalı. Arapçaya çeviri yapan çevirmen de en iyisini üretmek için kendisinden önceki bütün çabalara ulaşmadan terim üretmemeli. Ayrıca çevirmen ile terim üretimiyle ilgilenen kurumlar arasında açık iletişim kanalları bulunmalı; iki taraf da birbirinden vazgeçemez.

Çeviride doğrudan sözcüğü sözcüğüne çeviri kuramından anlam kuramına, iki kuramın kesişimini benimsemeye kadar pek çok yaklaşım var; bu sonuncusunda çevirmen, metnin kaynak dilden hedef dile geçişinde akıcı ve yumuşak olması için metne biraz müdahale edebiliyor. Siz kendinizi bunun neresinde görüyorsunuz? Başarılı bir çevirinin nitelikleri konusundaki kanaatleriniz neler?

Sözcük ile anlam meselesi hem eski hem yeni bir meseledir. Çeviri alanındaki kuramcıların yaklaşımlarına baktığımızda, bu çalışmaların farklı adlar taşıyan benzer duraklardan geçtiğini görürüz. Nida kuramını biçimsel eşdeğerlik ve dinamik eşdeğerlik üzerine kurarken, Newmark iletişimsel çeviri ile anlamsal çeviriyi ayırt eder. Juliane House da açık çeviri ile örtük çeviriyi birbirinden ayırır. Her yaklaşımın kuramcıları tarafından çizilmiş belirli bir çerçevesi olsa da, sonuçta bunlar sözcük-anlam ikiliğine benzeyen bir ikiliğe dayanan yaklaşımlardır. Ne var ki bu yaklaşımlar yerini, çeviriye sözcük ya da anlam temelinde bakmayan, daha kapsamlı ve daha derin başka kuramlara bıraktı. Ben çevirilerimde bu yönelimi izliyorum. Çevirmek istediğim metne, kaynak metnin bütün nitelik ve düzeylerini göz önünde bulundurarak bütünlüklü bir gözle bakıyorum. Aynı şey hedef metin için de geçerli. Çevirinin amacı ve hedef metnin okur kitlesi de çevirinin çerçevesini belirlememe yardımcı oluyor. Ama her durumda kaynak metnin yaratıcılığını, onu bütün dilsel, kültürel, anlamsal ve edimsel düzeyleriyle hedef metne büründürerek gözetirim.

Çeviri tarih boyunca kültürler ve halklar arasındaki iletişimin ve etkileşimin gelişmesinde büyük bir rol oynadı; insan yaratıcılığının çeşitli alanlarında belirgin izler bıraktı. Hatta pek çok kişi bazı çevirilerin bilgide köklü dönüşümlerin ve geniş uyanış hareketlerinin başlamasına katkıda bulunduğunu düşünüyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bugünkü Arapça çeviri hareketinin Arap dünyasında benzer roller üstlenebileceğini ne ölçüde düşünüyorsunuz?

Sizin de belirttiğiniz gibi, çevirinin bilgideki dönüşümlerde ve uyanış hareketlerinde önemli bir rolü var. Arapça çeviriye baktığımızda, çeviribilim tarihçilerinin deyişiyle birer “harekete” dönüşen üç aşamadan geçtiğini görürüz. Çeviri, “altın çağ” denen dönemde, yani felsefe, düşünce ve bilginin Yunancadan, Farsçadan ve Hintçeden Arapçaya doğrudan ya da aracı bir dil olan Süryanice yoluyla çevrildiği dokuzuncu ve onuncu yüzyıllarda böyle bir medeniyet dönüşümüne katkıda bulundu. İkinci medeniyet dönüşümü Endülüs’te, Arapçadan Latinceye yapılan çevirilerle gerçekleşti. Bu çeviriler olmasaydı Avrupa Rönesansı belki gecikecek ya da hiç gerçekleşmeyecekti. Çevirinin medeniyet kurucu bir rol oynadığı üçüncü durak ise on dokuzuncu yüzyıldır: Arapçadan ve Arapçaya çeviri hareketi, Napolyon’un Mısır’ı işgaliyle başlayıp Mehmed Ali Paşa ve sonraki dönemlerde ailesi zamanında sürerek, Arap-İslam düşüncesinde yeni bir dönüşüme zemin hazırladı. Demek ki çeviri yalnızca metinleri bir dilden ötekine aktarma rolü oynamadı; medeniyetleri kurma ya da dönüştürme rolünü de üstlendi. Ayrıca bu çeviri hareketlerinden çeviri, terim ve öteki kuramsal meseleler üzerine kuramsal düşünceler doğdu.

Türkiye’nin geçmişte ya da bugün genel olarak çeviride, özel olarak da Arapça çeviride bir birikimi var mı?

Derinlemesine çalışmalar bulunmasa da Türkiye’nin çeviride köklü bir geçmişi var. Anadolu Selçuklu Devleti’nde devletin tercümanı bir hükümdar fermanıyla atanırdı; çünkü yabancı devletlerle yazışmalardan ve iletişimden onlar sorumluydu, mahkeme davalarında da vatandaşlarla yabancılar arasında aracılık yaparlardı; bu yüzden hem resmî hem gayriresmî düzeyde büyük saygı görürlerdi. Osmanlı döneminde ise Türkçe dışında yedi dil bildiğiyle tanınan Sultan Fatih Mehmed, 1453’te İstanbul’un fethinden sonra “Tercüman” makamını kurdu. Ancak profesyonel sözlü çeviri resmî olarak on altıncı yüzyılda, Osmanlı İmparatorluğu’nun diplomatik ve ticari faaliyetlerinin artmasıyla kuruldu; dış işleri biriminde, vilayet yönetiminde, Mühendishane gibi eğitim kurumlarında ve ayrıca yabancı elçilik ve konsolosluklarda tercümanlar istihdam edildi. On sekizinci yüzyılda Fransız elçiliği kendi kullanımı için, çoğu Rum olan sözlü çevirmenleri yetiştiren bir okul açtı.

Çeviri de dâhil olmak üzere Türk kültürel durumunu doğru çözümlemek için bilinmesi gereken iki ana dönem var. Bu dönemlendirme, Türkiye’de çeviri tarihinin öncülerinden Prof. Dr. Saliha Paker’e ve onun akademisyen öğrencilerine aittir. Bu iki dönemin ilki Arap-Fars kültürünün ya da İslami kaynakların egemen olduğu dönem, ikincisi ise Avrupa kültürünün egemen olduğu dönemdir. İlk dönemde (özellikle on üçüncü ve on dördüncü yüzyıllarda) Farsça ve Arapçadan Türkçeye çeviride kutsal metinlerin ve dinî kaynakların belirgin bir yeri vardır. Çevrilecek metinlerin, öğretici ya da “faydalı” olmaları esas alınarak seçildiği anlaşılıyor. Ancak Kur’an, çevrilemezliğini savunan dinî gerekçelerle ancak geç bir dönemde, on dördüncü yüzyılda çevrildi. Önceki çeviriler kaynak metnin hedef metne çevirisi değil, “sözcüğü sözcüğüne” çeviriler ya da bir grup Kur’an ifadesinin bir grup eski Türkçe ifadeye aktarılması niteliğindeydi. Ayrıca on beşinci yüzyıla ait üç dilli Kur’an çevirileri de var: Kaynak dil olarak Arapça, onun Farsça çevirisi ve altında Türkçe çevirisi. Dinî metinler dışında Farsça ve Arapçadan yapılmış başka çeviriler de var; örneğin Gülşehri, Ahmed-i Dâî ve Kul Mesud’un Arapça ya da Farsçadan yaptığı çeviriler. On dördüncü ve on beşinci yüzyıllarda Arapçadan tıp ve bilim metinleri de çevrildi. Aslında çeviri diye nitelediğim bu eserlerin çoğu, çevirmenin değiştirme, iktibas, uyarlama ve dönüştürme özgürlüğüne sahip olduğu, özgün metinlerin “yeniden yazımı” sayılır.

Prof. Dr. Saliha Paker’in Avrupa kültürüyle temas dönemi olarak nitelediği dönem ise, o zamanlar bilim dili olan Arapçaya pek çok eserin çevrilmesini buyuran, Fatih lakaplı Sultan II. Mehmed devriyle başlar: Ptolemaios’un, Galenos’un, İbn Sina’nın kitapları ve Türk astronom ve matematikçi Ali Kuşçu’nun risaleleri Arapçaya çevrildi; onun döneminde Yunanca ve İtalyancadan da çeviriler yapıldı.

Bu yönelimin yoğun bir biçimde sürdüğünü on sekizinci yüzyılda Sultan III. Ahmed devrinde görüyoruz: Doğu dillerinin yanı sıra Avrupa dillerinden çeviri yapmak için 25 üyeli bir heyet kuruldu ve bu heyet çeşitli bilim alanlarından pek çok kitabı çevirdi. On dokuzuncu yüzyılda Tanzimat döneminde devlet kurumları bünyesinde tercüme “odaları” kuruldu. 1851’de Encümen-i Dâniş (Bilimler Akademisi) ve Avrupa dillerinden çok sayıda bilimsel kitap ve eğitim malzemesinin çevirisini üstlenen Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye kuruldu. Bu dönemde ilk edebiyat çevirmenleri Türkçeye üç edebî tür aktardı: Batı şiiri, felsefi diyalog ve roman. Bu dönemin öne çıkan çevirmenleri arasında Yusuf Kâmil Paşa, Ahmed Vefik Paşa, Şemseddin Sami, Abdullah Cevdet, Hüseyin Cahit ve Haydar Rifat sayılabilir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde ise çeviri, Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923’te kurduğu laik Türkiye Cumhuriyeti’nin “Batılılaşma” programını destekleyen kültür devriminin başlatılmasında etkin bir rol oynadı. Aynı yıl bir Telif ve Tercüme Heyeti oluşturuldu ve çağdaş Türkçeye çeviri faaliyeti başladı. Kur’an’ın Latin alfabesiyle ilk Türkçe çevirisi 1932’de çıktı. Bu faaliyet 1939’da, Türk dilinin ve kültürünün gelişmesine katkıda bulunacak bir “Rönesans” yaratmak amacıyla dünya klasiklerini, felsefeyi ve edebiyatı çevirmek üzere bir Tercüme Bürosu kurulmasıyla bir çeviri “hareketine” dönüştü. 1944 sonunda başta Yunan ve Fransız klasikleri olmak üzere 109 eser çevrildi. 1967’ye gelindiğinde aralarında bazı Doğu ve İslam metinlerinin de bulunduğu 1000’den fazla çeviri yayımlanmıştı.

Arap diline ilginizle tanınıyorsunuz. Araştırmalarınızı hangi düşünsel ve kültürel alanlarda yayımladınız?

Akademik olarak çeviribilimle, yabancı dil öğretim yöntemleriyle, çağdaş Arap edebiyatıyla, çağdaş Türk edebiyatıyla ve ayrıca yaratıcı dramayla ilgileniyorum. Bütün bu alanlarda Arap ve Türk kültürleri arasında çeşitli düzeylerde bağ kurmaya katkıda bulunmaya özen gösteriyorum; çünkü Türkiye’deki Arap çalışmaları, Arap dünyasındaki Türk çalışmaları gibi, istenen düzeyde değil.

Arap Çeviri Örgütü pek çok bilgi alanında kitaplar çevirdi; ama okurlar ondan şiir, öykü ve eleştiri gibi öteki yaratıcı alanlara da açılmasını istiyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Arap Çeviri Örgütü’nün Arap kütüphanesini farklı dallarda değerli kitaplarla zenginleştirme çabalarını takdir ediyorum. Bu kitaplardaki seçimleri, baskı kalitesini, iyi çeviriyi ve titiz redaksiyonu beğendim. Yine de Arap okurun kendisine “altın tepside” sunulan bu değerli kitaplara ne ölçüde ilgi gösterdiği konusunda bilgim yok. Örgütün şiir, öykü ve eleştiri gibi öteki yaratıcı alanlara açılmasına gelince, bu fikri destekleyenlerdenim; çünkü yaratıcı yazıları okumaya ilgi duyan geniş bir okur kitlesi var. Örgütün bu okurlara da ulaşması gerekiyor; çeviri ve yayıncılıktaki üstün deneyimi sayesinde bunu yapabileceğini düşünüyorum.


Kaynak: «Türkiye ve çeviriyi canlandırmadaki rolü», el-Arabiyye ve’t-Terceme, 2012. Bu site için Arapçadan Türkçeye çevrilmiştir.

Söyleşinin özgün metnini oku ↗

Mehmet Hakkı Suçin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin