Enes el-Es’ad
1993 yılında Iğdırlı Mehmet Hakkı Suçin (d. 1970) Ankara Üniversitesi’nin Arap dili bölümünden mezun olacaktı. O dönem Türkiye’de hâkim olan akademik ve toplumsal havaya göre, bu bölümün öğrencilerinin komşu bir halkın edebiyatını okuma ve ardından onun dilinin metinlerine derinlemesine dalma yönündeki tercih ve hevesleri, muallaka şairlerinin sınırlarından çağdaş Arap romanına uzanan geniş bir kavis çizecek kadar ileri gidecek gibi görülmüyordu. Nasıl düşünülebilirdi ki bu? Dâd dilinin, gürültülü modernlik çağında aşamayacağı belirli ideolojik işlevleri olduğu yolundaki dar ve kalıplaşmış bakış, onu konuşanlar ya da onun bilimleriyle uğraşan kendi evlatları arasında bile savunucu bulmuşken, Arap komşularına açılmaya henüz cesaret edememiş bir Türk akademisinde durum nasıl olabilirdi?
O diplomanın alındığı tarihten bu yana otuz yıl geçti. Bunu yalnızca bir “kişisel tarih” olarak mı adlandırabiliriz? Hele sahibi, Arapça ile Türkçe arasında telif ve çeviri olarak elliyi aşkın kitap biriktirmişken… Yoksa bunun, Türkiye Cumhuriyeti’nin tanık olduğu yapısal değişimlerle buluşan bilinçli bir hırs olduğunu mu söylemeliyiz? Arapçanın artık dinî görevlere bağlı olmadığı, kullanımının Türk toplumunun sınırlı bir kesiminin ihtiyaçlarını karşılamakla sınırlı kalmadığı değişimler… Evet, insanların düşünceleri ve yönelimleri genellikle çağlarının siyasi belirleyenlerine göre incelenir; ama burada kişisel tarihi esas alıyor, onun içinden iki dil ve iki kültür arasındaki genel olana geçiyoruz.
Suçin bu “otuz” yılın yıllarında ve on yıllarında, Arapçanın inceliklerinde ve onun “içinde” düşünmede bir kavrayıştan ötekine geçti; öyle ki salt bilgiye dayanan birikimi sayesinde bu yıllar yalnızca onun yılları olmaktan çıktı, iki yakada çevirdiği okurlar ve yazarlar da bu yılları onunla paylaştı. “Fani zamanı terk ettik.” Bu, Türkçenin şairi Yunus Emre’nin (1238–1328) bir dizesi; Suçin, yaklaşık bir yıl önce Arap dinleyicilere yönelik konuşmalarından birini onunla açmıştı. Seçimi belki kendiliğindendi; çünkü Türkçeyi Yunus Emre ile tanıtmak, Arapçayı el-Mutenebbi ya da İbn Arabi ile tanıtmaya benzer. Ama işini Suçin’in yaptığı gibi tamamlamış bir çevirmen, sınırlı olan her şeyden, Yunus’un sözünü ettiği fani zamana benzeyen her şeyden vazgeçme çağrısına çok benzemiyor mu?
Kişisel tarihe — onun mutlak anlamda kişisel olmadığını gösterdikten sonra ve dilin akıntısı bizi de sürüklemeden önce — dönüp Suçin’in akademik yolculuğunu sürdürelim. Mezuniyet sonrası dönemde ilk uğraşının Arap edebiyatında kısa öykü olduğunu görürüz: Roman ve onun gölgesinde kalan şiir, eleştirmenlerin, yazarların ve okurların bütün edebî ilgisini üstlenmişken hak ettiği özeni ve eleştirel incelemeyi görmemiş bir tür. Mısırlı Yahya Hakkı’nın (1905–1992) öyküleri, 1998’de Gazi Üniversitesi’nde tamamladığı “Yahya Hakkı’da Öykü Sanatı” başlıklı yüksek lisans tezinin konusu oldu.
Suçin’in çeviri yolculuğu da Mısırlı romancının 1940’ta yayımladığı Umm Haşim’in Lambası ile başladı. Burada, Arapçanın dünyalarına Yahya Hakkı penceresinden açılan akademisyenin çizgileri ile o zamanlar yirmili yaşlarındaki gencin, kimi zaman akademik çerçevelerden farklı hesapları olan bir ortamda ilk çeviri sözünü söylemesi kesişti. Bir kitabın çevrilmesi, yayımlanması ve alımlanması; fikrî ve söylemsel düzeyde onu engelleyenlerden söz etmeden önce bile, bütün bunlar teknik işlemler içinde boğulabilir.
el-Arabi el-Cedid’in daha önce Suçin’le yaptığı bir söyleşide, otuz yıl sürecek bir yolculuğun ilk adımlarını şöyle hatırlıyordu: “Öğrenciliğim sırasında (Hakkı’nın) bütün roman, öykü ve eleştiri yazılarını okudum. Bu sırada Umm Haşim’in Lambası’nı çevirdim. O zaman Postacı ve Bir Taşra Savcısının Günlüğü’nü de çevirmeye başladım ama o dönemki çalışma koşulları yüzünden tamamlayamadım. Bu kısa romanın alımlanması ise beklenen düzeyde olmadı; çünkü yayımlayan yayınevinin Türkiye geneline iyi bir dağıtım ağı yoktu. Bu yüzden alımlanması Türk üniversite çevreleriyle ve Arap edebiyatına ilgi duyan bir grup okurla sınırlı kaldı.”
Yeni binyılla birlikte Türkçe ile Arapça arasında pek çok kapı açıldı; hâkim hava gözle görülür biçimde değişti. Bu ortamda Mehmet Hakkı Suçin akademik çalışmasını sürdürdü ve 2004’te yine Gazi Üniversitesi’nden “Arapça Çeviride Sözcük ve Kalıplaşmış İfadeler Düzeyinde Eşdeğerlik Sorunları” başlıklı teziyle doktorasını aldı. Bu konu, uzmanın alanını ortaya koyuyordu; mezuniyetinin ardından Arapçayla maceraya atıldığı ilk on yıl, onu iki dilin sözlükbilimsel incelemesine yöneltmeye başlamıştı.
Bu bağlamda pek çok esere imza attı: Emin el-Huli’nin Arap-İslam Kültüründe Yenilikçi Yaklaşımlar (2000) çevirisi, Dünden Bugüne Arapçaya Çevirinin Serüveni (2012) ve Öteki Dilde Var Olmak: Arapça-Türkçe Çeviride Eşdeğerlik (2013); bunların yanı sıra Türk öğrenciler için Arapça öğretim kitapları. Bütün bunlar, 2018’den bugüne Arapça bölüm başkanlığını yürütmesine katkıda bulundu.
Şiiri şiir olarak çevirmek, ilk tedvin çağından beri Arapça ile uğraşanları kaygılandıran bir meseledir; Cahiz’in, Ebu Hilal el-Askeri’nin ve Hazim el-Kartacenni’nin katkılarından, Nahda’nın ilk dönemlerinde Süleyman el-Bustani’nin İlyada denemesine ve oradan bugüne uzanır. Bugün Suçin, Arapçadan ve onun dışından yalnızca aktaranlar arasında değil, “Arapça içinde” düşünenler arasında sayılabilir; hele ki Zevzeni’nin Şerhu’l-Muallakati’s-Seb’’inin ilk şiirsel Türkçe çevirisine imza atmışken: 2020’de Kırmızı Kedi Yayınevi’nden 176 sayfa olarak çıkan çeviri.
Suçin, İmruulkays’ın, Tarafe’nin, Lebid’in ve arkadaşlarının dünyalarıyla birlikte yolculuğa çıktı. “Terk eden” tasavvufi kelimesiyle Türkçe söz dağarcığının arka planından gelmesine rağmen, bedenin imge ve arzu olarak ağırlığıyla geçici ya da imâlı bir söyleşiyle yetinmedi; muallakaların ünlü ifadelerinde bunu görmek mümkün: «فمِثلِكِ حُبْلى قد طَرَقْتُ ومُرْضعٍ»، «ببهكنةٍ تحت الطِّراف المُعمَّد»، «خنساءُ ضيّعتِ الفَريرَ فلم يَرِم».
Keşiften bedene: bu, eksiksiz bir menzildir. Uneyze’nin âşığından Yesevi’ye, Cibran’ın “Ermiş”ine, İbn Hazm’ın Güvercin Gerdanlığı’na ve İbnu’l-Kelbi’nin Putlar’ına uzanan bir çeviri ufku… Bu ufukta Suçin, modernliğin tam merkezindeki Nizar Kabbani, Adonis ve Mahmud Derviş gibi Arap şairlerinin eserlerini çevirdi; aynı zamanda yeni Arap şiir seslerini çevirmekten ve onlara Türk okurunun nezdinde yer açmaktan da çekinmedi.
Bu, Arapların eski divanı olan şiir içindir. Yirminci yüzyılın ortalarından beri roman onların “yeni divanı” olduğuna göre, Suçin daha önce de belirttiğimiz gibi Yahya Hakkı’nın eserleriyle anlatıya erkenden yöneldi; ta ki Arap romanı bütün projesinin temel bir parçası hâline gelene dek. Bu proje ona, sonuçları geçen ocak ayında Doha’da açıklanan Hamad Çeviri ve Uluslararası Anlayış Ödülü’nün sekizinci döneminde “Başarı” kategorisi ödülünü kazandırdı.
Öteki Dilde Var Olmak’ın yazarı için Filistin anlatısının, farklı üslupları ve kuşak sesleriyle, yalnızca edebî bir durum olarak değil, insani içeriği ve Siyonist sömürgeciliğe karşı mücadele davası nedeniyle de bir çalışma ve düşünme durağı olduğunu belirtmek gerekir. Bunu, Gassan Kenefani’nin bu yıl yayımlanan Hayfa’ya Dönüş ve Güneşteki Adamlar’ı ile Adania Shibli’nin iki yıl önce çıkan Küçük Bir Ayrıntı’sının Türkçe çevirileri gösteriyor. Küçük Bir Ayrıntı yayımlandığı 2021’den itibaren yalnızca beş ayda üç baskı yaptı ve Suçin’e Türkiye’de Dünya Kitap dergisinin verdiği “Yılın Çeviri Kitabı” ödülünü kazandırdı; yirmi sekiz yıldır verilen bu ödülü Arap edebiyatından çevrilmiş bir eser ilk kez aldı. Filistinlilerin davası gibi Suriyelilerin davası da çevirilerinde yer buldu: 2019’da Suriyeli şair Nuri el-Cerrah’ın öne çıkan kitabı Midilli’ye Bir Kayık’ı Nâzım Hikmet’in diline aktardı.
Gerçekten de bütün hava, geçen yüzyılın son on yılı ile bugün arasında değişti. Abartmak istemeyiz elbette; Arapçanın ya da Türkçenin birbirinin nezdinde bir “tanınma” hâline ulaştığından söz edip sanki ikisi birbirine tamamen yabancıymış gibi bir izlenim de yaratmak istemeyiz. Tam tersine, tarihin gerçekliği ve koşulları karşısında doksanlı yılların ve yirminci yüzyılın daha önceki on yıllarının havası, çok daha geniş bir birlikteliğin içindeki bir “istisna”dan ibaretti. Ancak Muallakaların Türkçeye ilk şiirsel çevirisini yapan kişinin başardığı — ve somut izlerini yakın gelecekte göreceğimiz — şey (benzer bir açılımı Arapça ile Farsça arasında da bekliyoruz), aynı anda “Arapça/Türkçe içinde” düşünen yeni ve yükselen bir çevirmen kuşağının oluşmaya başlamasıdır. Bu kuşağın borçlu olacağı kurucu bir referans varsa, o da Mehmet Hakkı Suçin’den başkası değildir.
İlk yayımlandığı yer: Enes el-Es’ad, “Muhammed Hakkı Suçin.. Zemenu’l-Arabiyye ve’t-Turkiyye el-Cedid”, el-Arabi el-Cedid, 31 Mart 2023, s. 25. Yazarının onayıyla, bu site için Bu site için Arapçadan Türkçeye çevrilmiştir. Yazının Arapça aslı ↗